istos kitapları, elenika, tanıklıklar, benlisoy, rum, fener, balat, vlaherna, istanbul mutfağı, çizgiroman
Anlatılan Şehrin Hikâyesidir!
 
 
 
 

Yani Vlastos: Baba Konuşabilir Miyim?

lb49
02 Mayıs 2013  |  Kaynak: http://www.okuryazar.tv/index.php/yani-vlastos-baba-konusabilir-miyim.html |  http://www.okuryazar.tv/i…

Yani Vlastos, Atina’da Türkçe yazdığı kitabında, kendisinin ve ailesinin tarihini anlatırken en çok İstanbul’u, İstanbul hasretini anlatıyor. Memleketinden uzakta olan İstanbullu bir Rum için, ‘İstanbul hiçbir zaman Konstantinopolis, Konstantiniye, Âsitâne, Dersaadet, Pay-ı Taht olmamıştır.’ Kitabında söylediği gibi, onlar için İstanbul dünyadaki tek şehirdir çünkü… Yani Vlastos 1979’da ayrıldığı İstanbul’u, onu şehir yapan ve artık yaşamayan her şeyi anlatmış… ‘Vatandaş Türkçe konuş, konuşmayanı ikaz et’ tabelalarının altında yaşamasına rağmen, ‘baba konuşabilir miyim’ diye sorun kızının hatırasına rağmen acılaşmamış Türkçesiyle, Türkçeye hediye bir üslupla anlatmış…

Kitabınızı, Yunanca aslına sadık kalarak, kendi Türkçenizle yeniden yazdınızı söylüyorsunuz. Hatta önsöz’de, ‘1979 yılından sonra Türkçeye giren yeni kelimelere aşina olmadığım için onlardan pek azını kullanabildim.’ diyorsunuz. Sizin nezaketle, eksiklikmiş gibi bahsettiğiniz şey, belki de bu an-romanın en büyük gücü olmuş. Kitabınızın, bizim burada özlediğimiz türden bir dil lezzeti var. Bunu nasıl karşılarsınız? Bundan birkaç yıl önce, Atinada çok sevdiğim iki eski sınıf arkadaşımla kırk yılı aşkın bir süreden sonra görüşme fırsatını bulmuştum. Robert kolejde beraber geçirdiğimiz eski yılları yad ettikten ve onları uğurladıktan birkaç gün sonra beni o yılların mezuniyet sınıfının kurduğu gruba üye yaptılar ve böylece onlarla yazışmaya başladım. Zaman zaman ben de yazı ve hatıra yazarken arkadaşların olumlu kritiğıyle karşılaştım. O kadar yıldan sonra benim hala türkçeyi çok iyi kullandığımı söylüyorlar ve beni yazmaya teşvik ediyorlardı. Kitabımın Türkçesini arkadaşlarımdan birine okuması ve gerekirse düzeltmeler yapması için gönderince onun yazdığı bir cümle ile dünyalar benim oldu.

” Ben senin Türkçeni düzeltemem!”

Nezaketen de olsa yazdığı bu cümle beni kamçıladı, yine sınıf arkadaşlarım ”Istos” yayınevıyle temasa geçince kitabımı neşre hazırladım. Kitabımda kullandığım ve sizin lezzetli tabir ettiğiniz Türkçe benim ve arkadaşlarımın o günlerdeki konuşma dili idi. Aynen yazıya aktarmaya çalıştım, kendimi edebi bir eser yazmak, veya okuyucuyu asiri bilgilerle doldurarak bilgiçlik taslamak için zorlamadım. Belki de farkında olmadan gerekeni yapmışım, bundan çok memnunum.

1979’dan bu yana, Türkçe ile bağınız nasıl sürdü? Yayınları mı takip ediyorsunuz, yoksa Türkçe konuşulan ortamlar mı dilinizi böylesine lezzetle bugüne taşıdı? 1979′dan sonra Türkçeden tamamen kopmadım, zira günlük hayatımızda eskisi kadar sık olmasa da Türkçe konuşma fırsatı vardı. Türkiyeden göç eden yaşlı Rumlarının büyük bir kısmı, bilhassa iş hayatına erken atılanlarla kökü anadoludan gelenler, Türkçeyi Rumcadan daha iyi konuşurlardı. Onlarla anlaşabilmek için Türkçeyi tercih ederdik. Bunun yan sakıncaları da yok değildi. İş yerimizde çalışan yaşlı Kore gazisi, konuşurken Yunancayı öldüren bir Rumla, Türkçe konuşmamız bir seferinde alışveriş yapan bir Ermeninin ellindeki malları bırakarak gitmesine sebep olmuştu. İlk yıllarda Türkiyeye seyahat eden her yakınımdan, tanıdığımdan dönüşünde bana gazete getirmesini isterdim. Son yıllarda artık buna gerek kalmadı. İnternet sağ olsun! Zorlama kelimelerin lisanı bozduğuna inananlardanım. Eğer kullandığım Türkçe size lezzetli geliyorsa büyük bir ihtimalle o tür kelimelerin azlığı yüzündendir.

Kitabınıza adını veren hatıra, İstanbul’dan ayrılırken kızınızın ‘baba konuşabilir miyim’ deyişi, sanırım benim gibi birçok okurun yüreğini burktu. Çocuk zihniyle, kendi dilinde konuşmanın tehlikesini, susarak bertaraf etmeye çalışmak, konuşmaktan korkmak… Siz ve İstanbullu Rumlar, dilleri üzerindeki bu baskıyı nasıl taşıdı, neler söyleyebilirsiniz? Dört yaşındaki çocuğumun bu sorusu benim için de sürpriz olmuştu, zira o güne kadar İstanbul’da hiç bir zaman böyle bir suale muhatap olmamıştık. Çocuk artık herşeyin değiştiğini adeta hissetmişti. Biz ona olan biteni ayrıntılı olarak anlatmamıştık.

O yıllarda ve daha önce, İstanbul’da yaşayan her azınlık vatandaşı kendi dilinde konuşmanın tehlikesini bilir, ona göre davranır, aynı şeyi çocuğuna da öğretirdi. En tabii haklarından birini kullanmaması için yapılan baskıya itiraz edemeden boyun eğerdi. En korkuncu da nedir bilir misiniz? Ezen de ezilen de artık bunu normal karşılıyordu. Baskıyı sineye çekmekle kalmıyor adeta baskı yapanların haklı olabileceğini düşünüyorduk.

Sizin çocukluğunuzun İstanbul’u nasıl bir şehirdi? Bugün baktığınızda hangi izleri görüyorsunuz? İstanbul çocukluğumda daha sıcak bir şehirdi. Genel olarak özünün değiştiği söylenemez. Değişen ve belki de eski sıcaklığının eksilmesine sebep olan ”aksesuarları” yani insanları ve onların yarattıklarıdır. İstanbul eskisi gibi iki kıtayi birbirinden hem ayıran hem de bağlıyan canlı bir abide dir, dünyada başka eşi yoktur. Çocukluğumun geçtiği Çengelköyde doğduğum ve evlenene kadar yaşadığım evim iskeleye yayan on dakikalık bir mesafede idi. O yıllarda sabah ve akşam saatlerinde daha sık, diğer saatlerde ise saat başı yapılan seferlerden birinden vapurdan çıktığımda evime gidene kadar rastladığım herkese selam verirdim, hepsini, çoğunu ismiyle de tanırdım. Şimdi öyle mi? Aynı blok apartmanda oturanlar birbirlerini tanımıyorlar.

1979’taki gidişinizden bu yana İstanbul’a geldiniz mi? Hangi sıklıkta geliyorsunuz ve bu şehirle bugünkü ilişkiniz ne? 1979′dan sonra İstanbula çok geldim. Zaten ilk yıllarda geride kalıp Atina ile İstanbul arasında mekik dokuyan annem dayım ve teyzem vardı. Simdi artık onlardan hiç biri kalmadı. Uzak birkaç akrabam ve arkadaşlarım var. Artık İstanbulu her ziyaret edişim sadece arkadaşlarımı görmek için oluyor. Bilhassa okul arkadaşlarımı. Bu arada her seferinde İstanbulun yeni bir cephesini tanımış oluyorum, zira İstanbul bitmez, tükenmez!

Cumhuriyet’le birlikte yürüyen Türkleştirme, ‘Vatandaş Türkçe Konuş!’ kampanyaları ve 6-7 Eylül’le çığrından çıkan düşmanlık… Bu baskı, günlük hayatta milliyetçilikle mi, yoksa dinle mi ilgiliydi? Türkiyedeki azınlıklar ne yazık ki daima günlük problemlerin unutulması için bir dalgakıran vazifesi görmüştür. 1950 yıllarından önce resmi ağızlardan çıkan ”Bizim Kıbrıs diye bir davamız yoktur! ” cümlesi dış baskılarla önce ” Kıbrıs Türktür” sonra ise ” ya taksim ya ölüm” e dönüşmüş ve bu yolda dişarıya baskı yapmanın aczi yüzünden kabak Rum azınlığın başına patlamıştır. Basın oy birliğiyle bütün baskıları onaylamış, hatta önder olmuş Rumları suçlamak için olmadık iftiralar atılmıştır. Hiç bir zaman siyasi bir vaazın verilmediği İstanbul kiliselerinde Kıbrıslı Hellenlere yardım için para toplandığı iddia edilmiştir. Kıbrıslı Hellenleri İstanbul Rumlarıyla eşitlemek ve bir saymak için onlara da yanlış olarak ” Rum” adı verilmiş ve bunun hala kullanılmasına göz yumulmuştur.

Kampanya kelimesinin Türkçe olmaması bir yana, asıl amacın Türkçe konuşmak değil Rumca konuşmamak oluğunu söyleme veya yazma cesaretini kendilerinde bulamadılar. Bunun ispatı çok kolay. Türkçe yerine Arnavutça konuştuğunda niçin bana kimse engel olmadı?

Bu kampanyaların ilk aşaması 6-7 Eylül olayları ile doğruğuna ulaştı. İkinçi aşamanın doruk noktası ise İstanbuldaki Yunan uyrukluların Türkiye alehindeki zararlı faaliyetlerinin tesbiti (!) ve bunların Türkiyeden kovulması idi. İkinci aşama usta bir devlet adamının yonettiği hükümetin eliyle yapıldığı için çok daha başarılı ve etkili idi. Her ne kadar yapılan baskı tüm basının milliyetçi seslenişi ile uyar görünüyorsa da dinle ilgisinin daha derin olduğuna inaniyorum. 6-7 Eylül gecesi taş atarken bile helal olsun diyenler veya besmele çekenler gavur düşmanı idi.

Tüm bunlara rağmen bu ülkeye inanmaya devam etmişsiniz. Hatta gittikten sonra Atina’da Türkçe konuşmanızı eleştiren Yunanlılara itiraz etmişsiniz. Yunanlılarda, -o yıllarda- Türkçeye karşı yaygın bir reaksiyon var mıydı? ”İnanmaya devam ettim” diyemem zira burada olduğum günlerde bile inancım azdı. Sevmeye devam ettim demek daha doğrudur sanırım. Yunanlılarda o günlerde de bugün olduğu gibi yaygın bir reaksiyon vardır, gündemdeki sorunlar yüzünden artar veya eksilir. Başta yazdığım gibi bizden yaşlı olan Rumlar dertlerini Türkçe olarak daha iyi ifade edebiliyorlardı. Bunu burada da sürdürdükleri için bazı kendini bilmezler onları uyardı, sitem etti, hata küfür etti. Böyle bir durumda daima çekinmeden müdahale ettim ve onlara demokrasinin beşiği olan Yünanistanda bu baskının onlar için utandırıcı olduğunu anlattım. Genellikle iş uzamıyor, bir kısmı özür diliyor bazıları da homurdanarak uzaklaşıyordu, zira iş uzadığında sonunda haksız çıkacacklarını biliyorlardı. Aynı şey Türkiyede olsa ezilen, baskı altında tutulan taraf haksız çıkardı. İtiraf etmek gerekir ki o günlerde iki ülke anlayışı arasındaki fark buydu.

6-7 Eylül’den bahsettiğiniz anılar çok dehşet verici… Gündüz selamlaşıp hatır sorduğunuz insanlar gece gelip evlerinizi yağmalıyor, kiliselerinizi tahrip ediyor, kenti yakıp yıkıyor. Dayanılması güç anılar… Sizin aileniz bu olaylarda nasıl kayıplar verdi, neler yaşadınız? 6-7 Eylül olaylarından sonra evimizi kimlerin taşladığını, kimlerin kırdığını sordular. Babamı ve onun durumundakileri isim vermeleri için zorladılar. İleriyi düşünerek ne babam, ne de başka biri kimseyi suçlayamadı. Onların düşmanlığını kazanmaktan başka ne olacaktı? Kısa bir müdet sonra evimizi kıranlar yine bize eskisi gibi davrandılar, yine hizmetleri karşılığında renksiz paramızı aldılar. Herşey ve herkes eski yerine oturdu, üstümüzde de altımızda da. Ailemin kayıpları sadece maddi oldu, hiçbirimiz en küçük bir darbeye maruz kalmadık. Şanşlıydık diyebilirim zira bazı semtler tam bir vahşet yaşadı.

Askerliğinizi anlattığınız bölümlerde, belki de ayrımcılığın ve nefret suçlarının en büyüğüne maruz kalmışsınız. Yemekhanede çalışıyorsunuz diye “Ulan bu sen gavûrmuşsun be! Biz Müslümanlar da oturmuş senin elinden ekmek alıp yiyoruz! Bu haram be!” sözleri sizi ağlatmış. Ve bir nöbetçi subay gönlünüzü almış. Her hikayede, sizi umutlandıran, Türklere ve müslümanlara karşı genel bir nefreti büyütmemenizi sağlayacak unsurlar bulmuşsunuz, hayatınız boyunca… Sizi bu tavrınız mı ayakta tuttu? O nöbetçi subayı benim gönlümü almadı, belki de bana hayatımı iade etti, zira öyle kalsaydı ne olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Bana insanlığın ne olduğunu gösterdi , devam etme cesaretini verdi. O akşam ona rastlamakla çok şanşlıydım çünkü sizin de yazdığınız gibi o hadise en ağzından Türklere ve Müslümanlara karşı genel bir nefret uyandırmaktan fazla beni ölüme kadar götürebilirdi. Hayatımda her şeyi daima olduğu gibi kabul etmeye çalıştım. Zorlukların karşısında ayakta durabilmek için çırpındım. Yukarıdaki olayda imdadıma o isimsiz subay yetişti. Her zorlukta, çok şükür, daima tutunacak bir dal bulabildim. Şansım yaver gitti!

“6-7 Eylül olaylarının yapamadığını, becemediğini 1964 kararları yapmıştı. İkamet izni biten Yunanlıların tamamı sınır dışı edilince onlardan geride kalanlar kitleler halinde göçe başladı. En mühimi gençler kaçmaya başlamıştı.” Siz ve aileniz bu dönemi nasıl yaşadı? 1964 kararlarının bütün safhalarını yakından yaşamadım çünkü o yıl asker oldum, 1966′ da evime döndüm. Döndüğümde bir çok tanıdığımın yerinde olmadığımı gördüm. Kovulanlar buzdağının sadece görülen kısmı idi. Evin babası Yunan uyruklu olarak kovulduğunda kısa bir zaman sonra Türk uyruklu eşi ve çocukları da onu takip ediyordu. Liseyi bitiren gençlerin çoğu askerlik yapmamak için kaçmaya başlamıştı. Askerlik şubeleri, son yokmalarını yapmış olanlara bile, bir daha dönmeyeceklerini bildikleri halde, seyahat izni veriyorlardı. Çöküş çorap söküğü gibi başlamıştı. Bu dönem beni ve ailemi pek etkilemedi çünkü Yunan uyruklu çok yakın herhangi bir akrabamız yoktu.

Ve 1979… Size gitme kararı verdiren duygu neydi, bunca yaşanılandan sonra? 1971 yıllında evlenmiş, iki yıl kadar süren bir ayrılıktan sonra tekrar Çengelköy’ye dönmüştüm. Bu arada eşimin kardeşi Liseyi bitirerek yüksek tahsil için Atinaya gitmişti. Annemin kardeşi teyzem ise öylen eşinin Arnavut asılı ve vatansız olması yüzünden küçük çocukları yeni çıkarılan bir kararname gereğince Rum ilk okulundan atılınca iki çocuğunu alarak Atinaya yerleşmişti. Artık Atinada gidebileceğimiz bir yer vardı. Nitekim Atinaya ilk seyahatımı evlendikten sonra teyzemi ziyaret ederek yaptım. Halbuki Kıbrıslı Rumlara (!) Türklere karşı kullanmaları için kurşun gönderen babam (!) askerlik devresi haricinde İstanbuldan dışarı çıkamamıştı. Ben küçükken Küçük Çekmecede bir arsa satın almak istemiş, ancak o bile ” Azınlık vatandaşı İstanbul belediye sınırları haricinde gayrı menkul sahibi olamaz” diye engellenmişti. Kayın biraderimden sonra onu eşimin ağabeyi ile hanımı takip etti. Birkaç yıl sonra da eşimin anababası ile kızkardeşi de gidince bize de yol görünmeye başladı. Gerçi İstanbulda kalmak benim için daha garantili idi ama gitmek ile gitmemek arasında bocalıyordum. Eşim her ne kadar bana baskı yapmıyorsa da onun için de çok üzülüyordum. Bu arada etrafımdaki tanıdık ve arkadaşlar günden güne eksiliyordu. Kararsızlığımı sona erdiren olay bir iftira yüzünden İstanbul emniyet müdürlüğünde on saat misafir (!) edilmemdi. Gerçi bir tek fiske bile yemedim ama artık bu şehirde kalamayacağımı hissediyordum. Kısa bir müddet sonra ayrıldım.

Son yıllarda Türkiye’de geçmişe dönük bir yüzleşme hissiyatı güç kazandı. Hem demokrat çevrelerin mücadelesiyle hem de güncel siyasal süreçlerle bazı yollar alındı. Dışarıdan baktığınızda bir ‘normalleşme’ yaşandığı düşüncesinde misiniz? Son yıllarda Türkiye hakikaten genellikle İstanbulda yaşayan azınlıkların hayatını daha insancıl yapma yolunda büyük adımlar attı. Hala orada yaşayan Rum arkadaşlarım, birkaç yıldan beri, yaşadıkları günlerin hayatlarındaki en serbest en rahat günler olduğunu söylüyorlar. Bu tabii ki çok olumlu bir gelişme ancak bütün yolun katedilmiş olduğu söylenemez. Teknolojinin gelişmesi ve yabancı lisan bilenlerin artışıyla artık bütün geçmiş olayları birçok kaynaktan incelemek mümkün. Devamlı araştıran ve öğrenmek isteyen yeni yetişen bir nesil Türkün yanlış da olabileceğini , tembel de olabileceğini, artık kabul ediyor. Küçülen dünyanın içinde herkesin eşit olduğunu ve hiç bir ırkın hiç bir milletin diğerlerinden daha üstün olmadığını önce gençler sonra da daha yaşlılar kabul etmeye başladı. Böyle olunca şimdiye kadarki icraat araştırılıyor, eleştiriliyor, karşılaşmalar yapılıyor. Yıllar sonra bu bilgiler ve bu araştırmalar meyvelerini vermeye başladı. Bu arada taze kuvvetlerin katılmasıyla güçlenen basın bu yolda önemli adımlar atmaya başlayınca devlette ona ayak uydurdu. Gerçek tehlikenin İstanbul azınlıkları olmadığı anlaşıldığı için onlara verilen her hakkın artık şeffaf camlarla çevirli Türkiyenin sadece yararına olabileceği idrak edildi. Demokratikleşme yolunda onları kullanarak atılacak her adımın emin ve ileriye dönük olduğu belli oldu. Bu ortamda herkes hissiyatını serbestçe dökebilme fırsatını bularak bu yolda büyük bir mesafe katedildi. Herşey rağmen dışarıdan baktığımda ben hala gerçek manada bir normalleşme yaşandığı düşüncesinde değilim.

Türkiye, İstanbullu Rumların ve hakları, kimlikleri, anıları elinden alınmış herkesin, nasıl gönlünü alır? Sizi rahatlatacak olan kültürel-siyasal beklentileriniz neler? 1950 yıllarında 120.000 civarında olan Istanbul Rumları, nüfusu artık 2500 kişi civarına düşmüş olan, yaşlı bir topluluktur. Kanımca artık geriye dönüş çok zor hatta imkansızdır. Bu gidişle en geç bir nesil sonra dünyadaki 300 milyon Ortodoksun başı, Fatih Kaymakamlığına bağlı. Ekümenik veya sizlerin deyimiyle Rum Patriği etrafındaki din adamları ve çalışanları ile yalnız kalacaktır.Eskilerin yerine yenileri yetişmemekte gelmemektedir. Son zamanlarda göçen Rumlara geriye dönmeleri için yapılan çağrılar yetersizdir, en mühimi samimi değildir. Geriye çağırılan kimlerdir? Gidenlerin çoğu ya bu hayatı terketmiş ya da bir ayağı çukurdadır.Onların çoğunlukla Türkçe bilmeyen çocuk ve torunları eğer bugün sefalet çeken Yunanistanı terketmek istiyorlarsa ve buna ımkanları varsa niçin Türkiyeyi seçsinler.Burada hiç bir şey net değil ki! Ne demek istediğimi misal vererek izah edeyim.

İstanbul Patrikhanesinin yıllardan beri Heybeli Ruhban okulu ile ilgili beklentileri vardır.Din adamlarının ithal edilmeyerek Türkiye dahilinde yetişmesi için tekrar faaliyete geçmesi istenen okulun açılması Yunan tarafının atacağı karşı hareketlere bağlanmaktadır.Bunlardan biri içinde 100 Türkün bile yaşamadığı Atinanın göbeğınde cami inşaı arzusudur.Bunun doğru olup olmadığı, Yunanistanda yaşayan Türklerin ikamet ettıkleri Batı Trakyada yüzlerce caminin bulunduğu söylense bile eminim ki İstanbuldaki kiliselerden bahsedilecektir.İstanbuldaki kiliseler yeni değildir. Rumların son ıkametgahı olan İstanbulda çoğunluğu 19. yüzyılda inşa edilmiş veya eskilerin üstünde restore görmüş mabedlerdir. Atinanın göbeğine cami inşaı (ki bu yolda önemli adımlar atılmıştır) Ankaranın Ulus veya Kızılay meydanı yakınında yeni bir kilise inşa etmeye benzer. Yukarıda anlattığım gibi Türkiye’nin herhangi bir yönde atacağı olumlu adımlar Türkiye’deki 2500 Rumla Yunanistandaki 120.000 Türkün haklarına bağlanıyorsa, bu İstanbullu Rumların hala rehine olarak görüldüğünün ispatıdır. Durum böyle olunca kim güvenip de geriye döner?

Türkiye hızla eriyen bu cemaati politikaya alet edecek kadar aciz olmamalıdır. Eğer bu sarahate kavuşursa küçük bir ümit doğabilir. Şahsen ben biraz daha genç, biraz daha sihhatli olmak isterdim.Buna rağmen bu halimle bile yapabilceğim şeylerin hayalini kuruyorum. Hala siyasal ve kültürel alanda olumlu adımların atılabileceğine inanıyorum.

Türkçe Edebiyat’la ilginizden bahseder misiniz? Son yıllarda kimleri okuyorsunuz, kimleri beğeniyorsunuz? Türk Edebiyatı ile ilgim daha ziyade okul sıralarında kaldı.Çağdaş Türk edebiyatının artık çok gerisinde kaldım.Son zamanlarda okuduğum Orhan Pamuk bile , belki de beni biraz aşan lisanı yüzünden , bana o eski zevki vermedi.Yeni şairleri de pek tanımıyorum ama hala çok sevdiğim Cahit Sıtkının, Orhan Veli nin bir çok şiirini ezbere okuyabiliyorum.Kemalettin Kamunun YALNIZLIK, Yahya Kemalin SESSİZ GEMİ’si de çok sevdiklerimdendir.Lisede talebesi olmakla iftihar ettiğim Behçet Kemal Çağlar’ı da unutmamak lazım. Ne yazık ki hayat şartları beni bir çok zevkimden mahrum etti, böylece talebelik yıllarımda her fırsatta elimden düşürmediğim Türk edebiyatından uzaklaştım.

Yani Vlastos; 1943 yılında İstanbul’un Çerkesköy semtinde doğdu. İlkokulu Çengelköş ve Kuzguncuk Rum İlkokullarında tamamladıktan sonra tahsiline Robert Kalej’de devam etti. Daha sonra ticaretle iştigal etti. 1979 yılında eşi ve kızıyla Atina’ya yerleşerek ticarete orada devam etti. Atina’da bir kızı daha oldu. İki Yıldır emekli olmasına rağmen işinden tamamen kopmamıştır.

Baba Konuşabilir Miyim? / Yazar: Yani Vlastos / İstos Yayın / Yayıma Hazırlayan: Seçkin Erdi / Kapak Tasarım: Altuğ Güzey /İstanbul 2012 / 296 Sayfa

Söyleşi: Murat Hocaoğlu

© Copyright 2012, istos yayıncılık
istos yayıncılık  Mumhane Cad. No: 39 Aziz Andrea Manastırı Hanı Kat 5 Karaköy/İstanbul
Tel: +90 212 243 41 61 Faks: +90 212 292 79 75 E-posta: info@istospoli.com




yükleniyor